18 Nisan 2020 Cumartesi

AYNASIZ SEÇİMİM ... (Fuji s Oly...)


Herkese merhaba, İş yoğunluğundan ve sağlık problemlerinden dolayı uzun zamandır blogumu ihmal etmiştim. Bir yerden başlamak gerek diye düşündüm ve uzun zamandır tutkum olan fotoğrafçılıkla ilgili aynasız sistemde Fujifilm ve Olympus arasında yaşadığım marka kararsızlığıyla ilgili birkaç cümle yazmak istedim.

Aynasız kullanmaya pana gx1 ile başladım, tabi yıllarca kocaman dslr makineler kullanmış biri olarak elime çok ufak geldi ve bir türlü kullanamadım. Daha sonra m43 sistemini sevdiğim için olympus em1 aldım. Bir süre sahne, makyaj, gezi ve sokak fotoğrafçılığında kullandıktan sonra em1 makinamdan vazgeçtim. Bana göre bazı eksikleri vardı. İso başarımı ve renk skalası bunlardan en önce aklıma gelenler. ( daha sonra çıkan modeller, özellikle em1 mk2 veya em5 mk2 belki her alanda daha iyidir bilemem tabi... ) Daha sonra çok merak ettiğim ve tarzına bayıldığım için fuji xpro1 aldım. Renklerine ve iso basarımına hayran kaldım. Hani leica’ya paramız yetmiyor bari bunu alalım olmadı değil :) ama ne olursa olsun çok güzel makine. Kullanması da çok keyifli ve kolay geldi. Simülasyonları bir harikaydı vs...  Ama 35mm f1.4 lens ile kullandığım için yavaşlıkta zirveydi resmen. Bu sebepten dolayı tekrar olympusa dönmeyi düşünmeye başladım. Ama fiyatları görünce çok ta mümkün görünmedi. Gerçi herşeyin fiyatı artmıştı ama oly’nin fiyatları baya bir artmıştı. Herşey imkansız gibi görünmeye başlamıştı. Elimdeki makineden de olmuştum. Fujifilm’in fiyatları nispeten daha iyi göründüğü için aynı sistemden devam mı etsem diye düşünmeye başladım...
En son izmir fuji de tesadüfen xt2 yi denedim ve hemen aldım. Tabi ilk başta x-pro 1 ve şu an kullandığım xt2 özelinde neden fuji kullandığımı birkac teknik sebep ile anlatmaya çalışıp, duygusal olan asıl nedenini en son yazacağım.

1- fujifilmin iso performansını daha çok beğendim. Oly de çok güzel ama fujinin yüksek isosu ve renk skalası gerçekten harika. Yüksek iso başarısından kastım şu: öyle 5yüz bin iso’da bile gren vermesin değil. Aksine gren olsun ama renk dağılmasın, çamur olmasın ve renk tonları güzelliğinden birşey kaybetmesin. Fuji xt2 de özellikle bunu çok sevdim. Yüksek iso’da gren yok değil var ve çok iyi görünüyor. Bir insan gren sever mi demeyin, filmli makine kullanırken yüksek asa’lı film almak için daha fazla öderdik kardeşim!!!

2- Kişisel bir görüştür belki ama kullanması daha keyifli ve hızlı geldi. Tüm ayarlar elinizin altında menüyle uğraşmıyorsunuz. Bolca özellik atanacak tuş var. Operayson hızı, açılış-kapanış ve tepki süreleri harika. En sevdiğim yanı tamamen elektronik bir alet kullanıyor hissi vermiyor. Klasik tarzıyla çok güzel. Yani bence çok güzel.

3- özellikle prime lenslerin kalitesi çoook iyi. Önceden paramı biriktirip f2.8 zoom lens almaya çalışırdım. Oly em1 de 12-40mm kullanıyordum. Birkaç arkadaşımdan prime lens tecrübem olmuştu. Ama fujinin lenleri bir başka geliyor. Hem mekanik hem de optik anlamda çok iyi olduklarını düşünüyorum. Kalitesine göre fiyatlarını da beğeniyorum.

4- Sadece fujifilm 3 yıl garanti veriyor. (bildiğim kadarıyla. Yanlışım varsa düzeltin lütfen)

5 - Film simülasyonları !! ah across... arayıp dururdum bunu eski filmli makinemde. Bu madde için uzun uzun yazacak birşey yok bence. Bunlar bir harika dostum...

Ben çoğu zaman jpeg çekmişimdir. Bana sıkıcı gelir uğraşmak. O fotoğrafı iyi yapan sen değilde bilgisayarda uğraştığın program sanki !  En çok ta bu yönden rahat ettim. Raw aklıma bile gelmiyor artık ....

Fujiden devam etmemin asıl (duygusal) nedenini ise şöyle anlatabilirim : xt2 yi denemek için aldım, bir süre sonra gözümün önünde birşeyler belirmeye başladı. Başımmı dönüyor ne oluyor derken, gençliğimde dayımın canon ae1 makinasını almak için yalvarıp sokaklara çıktığım günler geldi aklıma. Acaip bir his. Sanki filmli bir makine kullanıyorum ! Tamamen duygusal sebeplerden ötürü satın alıp kullanmaya başladım diyebilirim. Şimdi 6 aylık olan oğlumun fotoğraflarını çekiyorum xt2 ile.

Son olarak söylemek istediklerim şunlar olur sanırım : Her sistemin hem artıları hem de eksileri var. Beklentiye ve gerçekten kullanacağınız özelliklere para vermek gerekiyor diye düşünüyorum. Yoksa sadece " benim makinam bunu da yapıyor " demekten başka işe yaramıyor o özellikler. Tercihler ne olursa olsun elimizdeki makinaları haşat edinceye kadar doya doya kullanmak nasip olsun diyorum ;)

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Prag Quadrenal 2015

   Geçtiğimiz yıl (2015) Haziran ayında katıldığım Prag Quadrenal ile ilgili birşey yazamamıştım. Öncelikle daha önce ilk defa yaşadığım tecrübeden daha güzeldi diyebilirim. Bir önceki organizasyonda sergilenen işler tek bir mekan içindeydi. Bu yıl (2015) yapılan organizasyonda, tasarımcıların ve katılımcıların eserleri şehrin birçok yerinde tarihi mekanlarda sergilenmiş. Hem şehri gezip hem de profesyonel ve amatör birçok tasarımcının yapıtlarını görme şansı elde ettim. Özellikle Opera binası beni benden aldı diyebilirim. Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü, Sahne Tasarımı Ana sanat Dalı olarak Okulumuzu ve Ülkemizi en iyi şekilde temsil ettiğimize inanıyorum. Devamının gelmesini diliyor ve tüm hocalarıma teşekkür ediyorum... 

Fotoğraf arşivimden seçmeler ...
   














12 Ağustos 2014 Salı

JEFF ABBOTT - PANİK

Bütün hayatınızın bir yalandan ibaret olduğunu öğrenseniz ne yapardınız?

Jeff ABBOTT "Panik" romanında okuyucuya bu basit ama karmaşık soruyu soruyor. Romanın ilk satırlarından itibaren belgeselci Evan Cacher karakterinin iç dünyasındaki çelişkilerden aile sırlarına ve tüm dünyaya yayılan bir komplolar ağına tanık oluyoruz. Kurgu öyle güzel yapılmış ki kitabı okurken herhangi bir tahmine yer bırakmıyor. Her an geçmişten gelen bir gerçeğin karakterlerin bugününü etkilediğini görüyorsunuz. Sürükleyici ve her sayfasında okuyucuyu şaşırtıyor. Aksiyon, aşk, trajedi, entrika ve daha fazlası. Şimdiye kadar okuduğum en iyi aksiyon romanlarından. Kesinlikle tavsiye ederim...

20 Eylül 2013 Cuma

KAİKEN - Jean Christophe Grange




   Jean Christophe Grange'ın, daha önce okuduğum "Koloni" adlı kitabıyla ilgili düşüncelerimi paylaşmıştım. Bir Kitap dükkanında dolaşırken gözüme "Kaiken" adlı bir kitap takıldı. yazarının ismini görünce hemen aldım ve okumaya başladım. Kitabı bitirdim ve hemen buraya koştum. Grange yine okuyucusunu kendine hayran bırakan bir kitap yazmış. Japon kültürünün izlerini taşıyan Kaiken'de, inanılmaz cinayetleri çözmeye çalışan bir polis ve ailesinin tanıklık ettiği olaylar zinciri anlatılıyor. Japon kültürüne hayran olan fransız bir polis (Passan), Fransa'da işlenen akıl almaz ve vahşi cinayetleri çözmeye çalışırken; eşi, çocukları ve hayatıyla ilgili birçok kördüğümü de çözmeye çalışacaktır. Hikayeyi anlatıp bir özet olarak geçmek istemiyorum. Bu kitapta beni etkileyen çok şey var. Hikayenin işlenişi, kurgunun muazzamlığı, karakterlerin derinliği... ve kitabın sonlarına doğru, tam da hikaye bitiyor derken sizi bir girdap gibi içine çeken son satırlar....
 
   Koloni'den çok daha iyi, kurgusu ve anlatımıyla sonu kolay kolay tahmin edilemeyen ( Koloni'de, kitabın sonuna yaklaştıkça hikayeyi çözmüş oluyorsunuz ) bir eser olmuş. Grange'ın kitaplarıyla ilgili düşüncelerim hiç değişmedi. Şiddetle tavsiye ediyorum. Alın, okuyun ve hayran olun....

19 Şubat 2013 Salı

EKÜMENOPOLİS - UCU OLMAYAN ŞEHİR

Geçen haftalarda İzmir Tepekule Sergi ve Kongre Merkezi'nde (6 Şubat Çarşamba) "Karşı Bisiklet"in ilk film etkinliği olan Ekümenopolis - Ucu Olmayan Şehir'in gösterimine katılma fırsatı buldum. İstanbul'u konu alan belgesel film, şehirleşmenin ve giderek daha çok beton kullanmanın getirdikleri ve "kentsel dönüşüm" adı altında şehrin ne denli bilinçsiz bir biçimde tüketildiğini çok iyi bir kurguyla aktarmış. Üzerine yazılıp çizilmesi, konuşulması gereken iyi bir yapıt olmuş. Film hakkında herhangi bir yorum yapmak istemiyorum, tek söyleyebileceğim mutlaka izlenmesi gerektiği ...


10 Kasım 2012 Cumartesi

10 KASIM 2012

  
"BENİM NÂCİZ VÜCÛDUM ELBET BİR GÜN TOPRAK OLACAKTIR;
FAKAT, TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLELEBET PAYİDAR KALACAKTIR"
 
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

13 Temmuz 2012 Cuma

HAYALİ


Ülkemizin yaşça en büyük, tecrübe bakımından en usta Karagöz oynatıcısı Hayali Tacettin Diker ile tanışmak benim için çok büyük bir onur ve gurur oldu. Gerçekten çok kibar, tam bir beyefendi büyük usta. Yüksek Lisans Tez çalışmamı Hayali Tacettin Diker'in yaşamı ve sanatı üzerine hazırlıyorum. Onunla İstanbul'a tanışmaya ve ropörtaj yapmaya gittiğimde beni sıcak bir şekilde karşıladı. Kişisel arşivinden sonuna kadar yararlanmamı sağladı. Akademik bir çalışmada isminin geçmesine de çok sevindi. Daha doğrusu şahsından çok bu konu hakkında ciddi bir araştırma yapıldığı için mutlu oldu zira uzun zamandır Karagöz'e eskiden olduğu kadar önem verilmediği Hayaliler arasında ortak bir düşünceydi. Umudum Ülkemizin en önemli sanat dallarından biri olan gölge oyunumuz Karagöz'ün değerinin artması ve üzerine daha fazla araştırma yapılması. Büyük usta Tacettin Diker'e yardım ve öğütlerinden dolayı binlerce kez teşekkür eder tüm kalbimle saygılarımı sunarım...



Bir Seramik Bir Macera...

Verda Sipahi'nin seramik atölyesinden... İzmir'in en iyi seramikçilerinden biri olan Verda Sipahi'nin atölyesinde yeni proje için hem çok çalıştık, yorulduk hem de çok eğlendik. Yeni bir alanda yeni bir tecrübe ve deneyim çok iyi oldu benim için. Her ara zamanda kendim için de birşeyler yapmayı ihmal etmedim tabi......
















28 Nisan 2012 Cumartesi

Turizm Animasyonu Bölümümüz TRT 1 Canlı Yayındaydı...


   26 Nisan 2012 Perşembe sabahı Çeşme Turizm ve Otelcilik Yüksek Okulu "Turizm Animasyonu" bölümü olarak TRT 1'de canlı yayındaydık. Sevgili meslektaşlarım ve iş arkadaşlarım Yonca Ginyol'un açılış konuşması ile başlayan ve  Mehmet Karaman'ın son sözleriyle noktalanan video'da bölümümüzü tanıttık. Ben deniz 1.sınıf öğrencilerimin başında makyaj dersindeyim. Animasyon bölümü öğrencilerimiz sahne makyajı ve sahne dekoru çalışırken görüntülendiler, ayrıca kendi kişisel yeteneklerini de sergilediler. Yaklaşık 15 dk canlı yayında kaldık. Tam bir gurur kaynağı oldu benim için. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi "Sahne Sanatları"nda aldığım kaliteli eğitimi kendi öğrencilerime aktarabildiğim için daha da bir gururlandım. Diğer birkaç Üniversitede açılmış olan aynı adlı bölümlerden farkımızı da ortaya koymuş olduk. Kaliteli hocaların elinde yetişen, sahne sanatları ile (dekor, kostüm, makyaj, kuramsal ve sahne-oyunculuk, dans, müzik) yoğrulan kaliteli öğrencilerimizle basit, eğlencelik bir bölüm olmadığımızı göstermiş olduk .........

"Okulumuzun icra etmiş olduğu gösterileri youtube adresinden takip edebilirsiniz..."




10 Mart 2012 Cumartesi

KOLONİ - Jean Christophe Grange

Jean Christopge Grange'ın okuduğum son romanı "Koloni" hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum...

Onlar Çocuktular...
En mükemmel elmasların saflığındaydılar...
Ne ufak bir lekeleri...Ne de en ufak bir kusurları vardı...
Ve ne de en ufak bir günahları...
Ama onların saflığı kötülüğün saflığıydı...


   Jean Christophe Grange'ın hikayesi Paris’te bir Ermeni katedralinde işlenen bir cinayetin ardından başlıyor. Hikayeyi genel olara emekli olmuş Ermeni ve yaşlı bir polis olan Lionel Kasdan'ın gözünden okuyoruz.  Kasdan cinayeti anlamlandırmaya çalışırken, gayri resmi olarak yürüttüğü soruşturmada hep bir adım önde olmaya çalışıyor. Son davası olarak gördüğü bu cinayet soruşturması hem kendine bir "ikinci" emeklilik hediyesi hem de kendi kilisesinde öldürülen bir dost'a - Wilhelm Goetz - karşı son görevi olacaktır.
   Olaylar geliştikçe Grange'ın muhteşem hikaye kurgusuna hayran kalıyorsunuz. Yarattığı karakterler kesinlikle yüzeysel değil. Baş karakter olan Lionel Kasdan'a Kitabın başlarında genç bir polis - Cedric Volokine -  katılıyor. Biri yaşlı ve huysuz emekli bir polis, diğeri Çocuk Bürosu’nda görevli, ancak açığa alınmış uyuşturucu müptelası genç bir polis. Cinayetin; cinayetlerin arkasındaki sırları açığa çıkarmak için  birbirlerine ihtiyaçları vardır, birbirlerini tamamlamaktadırlar. Ancak bu cinayetler sıradan bir seri katilin, eskiden kalma bir hesaplaşmanın ya da sapıkça bir ilişkinin intikamı ihtimallerinden hiçbiri değildir. Herkesin bir sırrı vardır. Cinayetler, soruşturma ve katilleri; hem Kasdan hem de Volokine'in geçmişiyle bağlantılı saklı kalmış, her iki polisin de, kendilerine bile itiraf edemediği sırlarını ortaya çıkaracak ve hayatlarını değiştirecektir. Muhteşem bir hikaye ve insanın fiziksel ve ruhsal sınırlarına dair inanılmaz bir keşif...
   Kitabın içeriği hakkında bilgi vermektense şu cümleyi kurmayı tercih ederim : Alın, okuyun ve hayran olun ! Koloni diğer romanları; Taş meclisi, Kurtlar İmparatorluğu, Siyah Kan, Kızıl Nehirler kadar muhteşem. Bu adam gerçekten iyi yazıyor ...